1 Temmuz 2012 Pazar

Tarih sürecinde kölelik oluşumu, gelişimi, şekilleri.

Kelime Anlamı:
‘Köle’ sözcüğünün yabancı dillerdeki karşılığı ‘slave’dır. Bu sözcük Slav ırkından gelen insan demektir kök itibariyle. Yunanca ‘sklabos’ kelimesinden gelen ‘slave’ yani ‘köle’, Vikinglerin Slavları yakalayıp köle olarak Romalılara satmaları nedeniyle kullanılmıştır. Kelimenin tüm dillerde yaklaşık 580 benzer karşılığı vardır. Türkçede ‘hizmetçi’ denilen ‘servant’ ya da yine Türkçede ‘servis’ elemanı kelimelerinin hepsi Slav sözcüğünden türemiştir.
Köle, bütünüyle başka bir insanın malı olan, herhangi bir eşya gibi alınıp satılabilen kişidir. Kölelik, eskiçağlardan 19. yüzyıla kadar süren uzun bir tarih boyunca çeşitli biçimlerde var olmuştur. İnsanların ancak kendi yaşamlarını sürdürebilecek kadar üretebildikleri en eski dönemlerde kölelik yoktu. Zamanla üretimde kullandıkları araçlar geliştikçe tüketebileceklerinden daha fazla üretmeye başladılar. Bundan sonra, savaş tutsaklarını öldürmek yerine kendileri için çalıştırmaya başladılar ve onların ürettikleri fazla ürüne el koydular. Böylece köleler ve kölelik doğdu.
Antik Dönem Uygulamaları:
Kölelik eski Mısır, Bâbil, Mezopotamya, eski Yunanistan ve Roma medeniyetlerinden itibaren binlerce yıllık geçmişi olan eski inanç, felsefe ve uygarlıklarda kökleşmiş bir kurumdu. Köleliğin resmi varlığıyla ilgili bilinen en eski kayıtlar Babil kralı Hamurabi’nin yasalarında yer alır. Eski filozofların bir kısmı (Aristoteles de dahil), bazı insanların doğuştan köle olduğunu bile savunmuştur. Özellikle antik çağ dönemlerinde kölelik, çoğunlukla borç için cezaydı, borç, geri ödendiği andan itibaren, köle, bırakılabilirdi.
Papa’nın İzin ve Yasakları:
Katolik kilise defalarca, kölelik fikrini mahkûm ederken, Papanın onayladığı izin belgeleriyle, köleliğin kilise tarafından da kabul edildiği çağlar 15. ve 16. yüz yıllardır. 1452’de Portekiz Kralı VI. Afonso’ya izin veren Papa, savaşlarda yakalanan putperestlerin köle olarak satılabileceğine ve kullanılabileceğine dair resmi bir bildiri çıkardı. 1537’de ise Papa 3. Paul, kilisenin geleneksel köleliğe karşı tavrına geri döndü.
Kölelik bugünkü uygarlık anlayısında her ne kadar insanlık için ahlaki açıdan geri bir davranıs sayılıyorsa da, kölelik ortaya çıkmadan önceki dönemlerin uygulamalarına bakıldıgında ve o dönemin medeniyet tarihi göz önüne alındıgında, köleligin, tarih zinciri içerisinde uygarlıga dogru atılmış bir adım oldugunu görüyoruz; çünkü tarih boyunca klanlar ve kabileler arasındaki mücadeleler hiç bitmemistir. İşte bu dönemlerde insanlar farklı ırktan veya farklı milletten olan bireyleri, savaşlarda esir olarak aldıklarında veya zorla kaçırdıklarında öldürüyorlardı. O dönemlerde kölelik, insanların akıllarına bile gelmemiştir. Daha sonraki uygulamalarda ise, savası galip olarak bitiren toplumun ağır işlerinde, savaşta yenilen toplumun bireyleri çalıstırılmaya başlanmıştır. Bu durumun, insanların insafsızca öldürülmesinden daha ahlaki bir davranış olarak degerlendirilmesinde, bir sakınca görülmemeli. Üstelik bir toplumda ağır işleri köle sınıfı üstlenince, diger sınıflarda zaman açısından bir rahatlama olmustur. Boş zamanlardan faydalanan hürlerin bir çok yenilik (Cografi Kesifler, Rönesans, Reform…) yapmaları, mümkün oldu.
Tarihte ilk toplumlarda kuvvet ortaya çıkınca zayıflar da doğdu, böylece bu müessese zaman içinde oluştu. Köleliğin iki önemli özelliği olduğu görülmüştür: Gizli kalışı ve ekonomik-sosyal bir realite oluşu. Köleliğe karşı muhalefet, tarihte pek fazla görülmemektedir. Bu evrensel kuruma karşı Batı’da ilk muhalefet, 18.yüzyıldan sonra başladı(anti kölelik hareketi). Eski ve ortaçağ ekonomisinin kilit taşı olarak kabul edilen kölelik için ünlü düşünür Aristo, “mekik, kendiliğinden havada uçup dokuma işini yapmadıkça, ustanın kalfaya, efendinin köleye ihtiyacı olacaktır.”demiştir.
Batı’da kölelik üzerinde yeterince durulduğu söylenemez.Eski toplumlarda, kölelik müessesesinin ortaya çıkmasının en önemli sebebi; herhangi bir ülkedeki halkın, kendilerini diğer ülkelerde yaşayan insanlardan üstün görmeleridir. Bundan dolayı, savaşlarda esir olarak alınan insanları da o toprağın bir parçası olarak görmüşlerdir. Onları da toprakları ile birlikte kendi malları gibi kabul etmeleri, o devirde bir gelenek olarak kabul edilmistir. Tarih boyunca gerek savaşlardan kaynaklanan gerekse ülkelerinden zorla kaçırılan köleler için, insanlar, “neden öldürelim ki, köle olsunlar” diyerek bu müesseseyi oluşturmuşlardır. 18. yüzyılın ortalarına kadar insanlık, bu kurumu benimsemiştir. Eski çağın köleliğini ne Romalılar ne de Yunanlar bulmuş değildir.
Roma, Yunan, İran, Hind, Çin, v.s.Ülkelerde toplumdan topluma değişmekle birlikte genel olarak görülen kölelik sebepleri şöyleydi:
1- Savaşlarda köle edinme isteği: Kölenin gücüne ihtiyaç artınca, insanlar köle yapmak için seferler düzenlemeye başladılar. Böylece insan, arz aracı haline geldi. Bu durum 19. yüzyıla kadar sürdü.
2- Suç işleyen kişinin köleleştirilerek mağdura teslim edilmesi: Cezalandırma yetkisinin ele geçirilmesiyle, suçlular devletin veya bazı kişilerin kölesi olmaya başladı. Siyasi muhalefet sebebiyle mecburen köle yapılanlar da vardı. Atina’da ihanet ve hakaret suçları; Roma’da idamlık suçlar, kölelik sebebiydi.Hz.Yakup peygamberin hukukuna göre, hırsız yakalandığında, çaldığı malın karşılığında, mal sahibine, bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi.
3- Ganimet edinme isteği sebebiyle yapılan savaşlar sonucunda ele geçirilen esirlerin köle yapılması: Makinalaşma öncesinde kölelerin büyük bir ekonomik önemi vardı. Büyük topraklar elde edildikten sonra, esirler zorla çalıştırılarak büyük oranda rant elde edilir, kendilerine de hiç ücret ödenmezdi.
4- Aristokrat sınıfa hizmet edecek insana duyulan ihtiyaç.
5- Terkedilmiş insanların köleleştirilmesi: Terkedilmiş, kimsesiz insanlar bulununca köle statüsüne sokulurdu.
6- Borcu olup da ödeyemeyen ve aciz duruma düşen kimselerin köleleştirilmesi: Bu, Solon’un Yunan kanunlarında da vardır. Bu durumda borçlu köle, ölmekle de borcundan kurtulamıyor, kölenin ailesinin alacaklıya hizmeti sürdürmesi gerekiyordu.
7- Köle olan ana-babadan doğan veya köle anneden doğan çocuk da köle sayılırdı. Doğan çocuk ana-babasının efendisine aitti ve buna doğumla oluşan kölelik denilirdi.
8- Ticaret amacıyla kölelik. Bu tür kölelik, Amerika’da 19. yüzyılda zirveye çıkmıştır.
9- Korsanlık veya haydutluk yoluyla olduğu gibi, tarihte mahkeme kararıyla kölelik statüsüne sokulan insanlar da vardır.
10- Yoksulluk sebebiyle, kişinin kendisini, çocuklarını ve diğer yakınlarını satması. Bazı Thiciranlar çocuklarını satardı. Özellikle bazı Güney Amerika Ülkeleri, Çin ve Güneydogu Asya’da, köleler azat olduktan sonra da bırakılmazdı. Hususen kız çocukları, gençlikleri sömürüldükten sonra, zenginler tarafından evlat edinilir, az bir ücret karşılığı çocuklarına dadı tutulurdu. Bu uygulama 20. yüzyıla kadar sürmüstür.
11- Askerlik görevinden bile bile kaçmak.
Eski Yunan Medeniyeti’nde Kölelik:
Bütün eski toplumlarda görülen kölelik, Eski Yunanistan’da da vardı. Köleliğin meşru olduğu bir zemin üzerine kurulu Atina Site Devleti’nde köle pazarları da vardı. Eski Yunan’da, köle azadı nadiren gerçekleşen olaylar arasındaydı. Ne köle, ne de azatlı köleler vatandaş sayılırdı. Yunan ve Roma’da, kölenin mal (res) olduğu kabul edilirdi. Roma’da, suç işleyen köle, zarar görene “şahsen” sorumlu idi. Ama Yunan’da efendisi kölenin zararını öderdi.
Antik Yunan’da, Atina, Corinth ve ticaretle uğraşan diğer site devletlerde, satılık birçok köle vardı. Bu kölelerin çoğunluğu Yunanlı olmayan ırklardandı.Yunanlılar kendilerinden olmayana “barbar” derler. İflas eden borçlular, kredi verenler tarafından köle yapılırlardı. Bu durum, M.Ö. 6. yüzyılda Solon tarafından Atina’da yasaklandı. Bu yasak, Roma’da 4. yüzyılda yürürlüğe girecektir. Ayrıca Yunanistan’da bazı çocuklar sokağa terk edilir, bu çocuklar daha sonra köle edinilirdi. Bu durum, M.S. 6. yüzyılda kimsesiz çocukların hür olduğunu söyleyen Iustinianus’a kadar sürdü.
Yunanistan’da hemen her hürün birkaç kölesi vardı. Peloponnes savaşlarından önce Atina’da 75.000 köle vardı.Bunlar, toprak ve ev işlerinin yanında katiplik, hocalık, doktorluk gibi yüksek işlerde de çalışırlardı. Hatta tacirlik bile yaparlardı.
Atina’daki, zanaatkar kölelerin sayısı azdır. Bu köleler, hak ve borç edinebilirlerdi. Satılırken de bu hak ve borçlarıyla birlikte satılıyorlardı.Atina’daki bazı köleler de şehir temizliği gibi işlerde kullanılırlardı.
Yunan Medeniyeti’nde köleliğin sona erdiği durumlar da vardır. Gerçekten sahibi dilerse resmen kölesinin azat olduğunu ilan edebilirdi. Vasiyetname yoluyla, bir mabede satılmak veya hibe edilmek suretiyle veya şehir meclisinin emriyle de azat edilebilirlerdi.
Yunanistan’da köle satışı ve köle pazarları, M.Ö. 500 – 150 tarihleri arasında ortaya çıktı. Atina’da her ayın ilk günü köle pazarları kurulurdu. Köleler çıplak olarak bir kürsüye çıkarılır ve satışa arz edilirdi. Çünkü kadın kölelerle yani cariyelerle efendilerinin cinsi münasebet hakları da vardı.
Yunan sahilleri tarih boyu, köle ticaretinin yapıldığı en önemli merkezlerden olmuştur.

Roma ve Roma Hukukunda Kölelik:
Tarihte, insanları köle eden ilk milletin Romalılar olduğu söylenir. Roma’da kölelik, ticaret ve ziraatın temel direği sayılırdı. Sosyal kurumların tabii hukukuna en aykırı olanı, meşru olmadığı en geç kabul edileni sayılan kölelik, ilk çağın büyük devletlerinden Roma İmparatorlugu’nda da vardı ve köleliğin en büyük kaynağı savaştı. Diğer insanlara hükmetme arzusu, onları kullanmak, onlardan kişisel yarar edinme, refah halinde yaşama isteği, kadınları köle statüsüne sokarak onlardan yararlanma arzusu, insanları savaşa sevk ediyordu. İlk zamanlarda kölelerin durumu oldukça iyi idi. Köle, ailenin bir ferdi sayılır, baba hakimiyeti altında bulunan hür insanlardan farklı sayılmazdı. Eski zamanlarda Roma’da her türlü iş, hürlerden meydana gelen isçiler tarafından görülüyordu. Tarihin başlangıcında büyük bir şöhret kazanan Romalılar, yeni memleketler istila edip zenginleştikçe, hem hürlerin çalışmasını zül telakki etmişler ve hem de çok köle sahibi olmayı zenginlik alameti saymaya başlamışlardır. Roma’da insanlar hür (liber) ve köle (servus) olarak ikiye ayrılmıştır. Roma’da şahsın hukuku şu madde ile başlar: “Şahsın hukukunda yapılan en esaslı taksim, insanların hür ve köle oluşlarına dair olanıdır.”
Roma şehri, kölelerle dolunca, dinleri, dilleri ve gelenekleri Romalılar’dan farklı olan insanlara karşı, soğuk davranılır oldu. Şehir hayatının gelişmesiyle iki tip köle ortaya çıktı.
1- Toprak köleliği (Colonus): Asıl efendi şehirde yaşarken, köydeki araziyi bir kahyanın idare ettiği, kölelerin toprakla birlikte alınıp satıldığı kölelik.
2- Diğer Köleler: Bunlar şehirde, efendilerinin yanında rahatça yasarlardı.

M.Ö. 2. yüzyıldan sonra, Romalılar zevk ve eğlenceye düşkün olunca, kölelik de giderek, kısmen bir zevk aracına dönüştü.
Roma hukukunda köleler, mal ve eşya olarak kabul edilirler. Bu sebeple de kadın ve erkek kölelerin kurdukları ortak hayat, evlilik olarak kabul edilmez. Daha sonra Hristiyanlık’ın tesiri ile bu rezalete son verilmeye çalışılmış ise de, bu sertlik tamamen yok edilememiştir. Köleler, malik de olamazlardı ve hiçbir şahsi hakka sahip değillerdi. Köleler, hukuken hak ehliyetine sahip değillerdi. Efendileri ile arasındaki münasebet hakimiyet esasına dayandığı için, bunların haklarına efendileri sahip oluyordu.
Efendi, kölesine zarar verebilirdi ve bu haksız fiil sayılmazdı. Çünkü efendinin kölesinin üzerinde, onu öldürmeye varan sınırsız bir hakimiyet hakkı var idi. İmparator Costantinus zamanında (M.S. 306-337) bile, efendinin, kölesini cezalandırırken ölümüne sebep olması, adam öldürme suçu sayılmıyordu.
İşte bu çaresiz insanlar böyle çeşitli işkencelere ve felaketlere maruz kala kala sonunda kanun koyucuların merhamet ve şefkatlerini celp etmişlerdir. Bu ağır işkenceli halleri kısmen ortadan kaldıracak hukuki düzenlemeleri yapma ihtiyacını hissetmişler ve konu ile alakalı ilk kanun Praetor hukukunda tedvin edilmiştir. Bu kanunla kölelerin yırtıcı hayvanlar ile pençeleşmeleri yasaklanmış ise de, şayet bir köle bu gibi bir cezaya müstahak olursa hakim tarafından muvafakat edilmek şartıyla icrasına da müsaade edilmiştir.
Osmanlı’da köleliğe, kurucusu Osman Bey zamanında da rastlanmakla beraber, kölelik kurumu Orhan Bey zamanında yerleşmiştir. Osmanlı devletinde köle kaynakları genel olarak iki ana başlık altında toplanmaktaydı.Bunlardan birisi savaşlar diğeri de ticaret yoluyla ortaya çıkan kölelikti. Haremin ortaya çıkması ise Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir. Bunda artan fetihler ve genişleyen topraklar önemli bir rol oynamaktaydı. Bu tarihlerden sonra kölelik ve bununla birlikte köle ticareti Osmanlı devletinde yerini alıyor ve köle ticareti devletin de dolaylı olarak destek verdiği bir uygulama oluyordu.Ancak ilerleyen yıllarda kölelerin belirli bir çalışma süresi sonunda azat edilmesi, kölelerin evlenme haklarının sahiplerince karşılanması gibi düzenlemelerle, köle ticaretini kısıtlamaya ve kölelere yapılan kötü muameleleri önlemeye çalıştı. bu amaçlarla birçok ferman yayınladı.[kaynak belirtilmeli] Osmanlı’da kölelik, Sultan Abdülmecid döneminde 1847’de yayınlanan ferman bunların en önemlisidir ve bu fermanla köle ticareti resmi olarak kaldırılmıştır. Ancak uygulamanın önüne ancak imparatorluğun son yılarında geçilebilmiştir. Osmanlıdan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti de köleliğe ilişkin bütün uluslararası antlaşmaların altına imza atmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nde kölelik hiç bir zaman resmen olmamıştır.




SİNAN BAÇ'ın yazısı ve derlemesinden eklenmiştir..

Antik çağda kölelik

Helen ve Roma dünyasına ilişkin kaynaklarda, kölelerin özgür insanlardan farklı giyindiklerine ya da farklı bir saç modeline sahip olduklarına ilişkin herhangi bir bilgi yoktur.

Ancak köleleri ilkel, pis ve ahlâksız olarak gören antik dünya insanı, onlarla aynı türde giysilere sahip olmaktan pek hoşnut kalmamıştır.

Romalıların 3. yüzyıl imparatorlarından Alexander Severus, sarayındaki kölelerin farklı bir giysi giymelerini önermiş ama dönemin ünlü iki hukukçusu birden -Paulus ile Ulpianus- buna karşı çıkınca düşüncesinden caymıştı.

Romalıların kölelerine farklı giysiler giydirmeyişleri, şöyle bir nedene bağlanabilir: Özgür kitlenin en büyük korkularından biri, sayıları hayli kabarık olan ve kendilerine karşı sürekli öfke duyan kölelerin beklenmedik bir saldırısına uğramaktı. Bir köle, ıssız bir yerde karşılaştığı özgür bir kişiyi nedenli ya da nedensiz olarak öldürebilirdi. Bu yüzden, kölelerce kolayca tanınmamak ve hedef olmamak için onlarla aynı türden giysilerle dolaşmak daha akılcıydı.

Nitekim “de Clemantia” adlı yapıtında Seneca, Romalıların taşıdığı bu korkuyu açık biçimde şöyle dile getirmiştir:

«Bir zamanlar Senato’da, kölelere özgür insanlardan farklı giysiler giydirilmesi önerilmişti. Fakat sonra, eğer köleler bizi sayma olanağına kavuşurlarsa başımıza neler gelebileceğini anladık.»

    

Antik dünyada, eğitim görmüş seçkin kişilerin yazdıkları kitaplarda zaman zaman iyi kölelerden de söz edilmekteyse de, egemen olan genel düşünce onların kötü olduğu yönündeydi.

Ancak kölelerin kendileri hakkında var olan bu olumsuz ön yargılar için neler düşündüğünü bilmemize olanak yok.

Kendisi de bir köle olan Aisopos’un (Ezop) ünlü hayvan öykülerinde, varlıklı efendiler ile alt tabakadaki kölelerin ilişkilerindeki acımasızlık, tolerans ve hoşgörü dışı davranışlar, üstü örtülü bir biçimde işlenmiştir.

Kölelerin özgür vatandaşların devam ettiği idman yerlerinde (palaistra) idman yapmaları yasak olduğu gibi, resim ve heykel yapmaları da yasaklanmıştı. Ancak günümüze kadar ulaşan üstün sanat yapıtlarının üretildiği atölyelerde de birçok kölenin çalıştığı bilindiği için, onların bu konuda tümüyle yeteneksiz oldukları pek kolay öne sürülemez.

Bir köle için aşağılanma, dayak yemek ve işkence edilmek pek sıradan bir olaylardı. Çünkü efendisinin yetki kapsamında onu öldürmek bile vardı.

Kölelere çektirilen acıları, baskıları ve uygulanan işkenceleri anlayabilmek için, Roma ve Helen yasaları ile Antik Çağın kimi yazar ve düşünürlerinin yapıtlarına göz atmak yeter.

Bergamalı büyük tıp bilgini Galenus, “de Animi Morbis” (Ruhun Hastalığı Üzerine) adlı yapıtında, köleleri yumruklama, dişlerini kırma ve gözlerini oymanın yöntemleri üzerinde uzun uzun durmuştur. Bir kölenin asla elle dövülmemesi gerektiğini, el yerine kamçı kullanmanın gerekli olduğunu yazmıştır. Nedeni de efendinin bir köle için elleri incitmemesi...

Ksenophones’in Memorabilia (Hatırlanabilenler) adlı yapıtından öğreniyoruz ki, Antik Çağın o dillere destan ve “özgür düşünce şehidi” sayılan ünlü düşünürü Sokrates de kölelerin gerektiğinde cezalandırılması konusunda diretmiştir.

Kölelerin yalancı ve kötü ruhlu oldukları ön yargısına kapılmış olan Romalılar, onların ancak işkence altında doğruyu söyleyeceklerini düşünmüş, işkenceyi yasal bir sorgulama yöntemi olarak kabul etmişlerdir.

    

Kölelerin en önemli görevlerinden biri, iç ve dış tehlikelere karşı efendilerini korumaktı. 1 ve 2. yüzyılın Romalı tarihçisi Cornelius Tacitus’un belirttiğine göre; zor durumda bulunan bir efendiye yardım etmemenin cezası ölümdü. Gerçekten de, Roma Senatosu’nun 10 yılında çıkardığı bir yasa, köleler açısından ürperticiydi. Buna göre; şayet bir efendi evinde öldürülmüş olarak bulunursa, çevrede bulunan tüm köleler işkence altında sorgulanacak ve sonra tümü öldürülecekti. Bir efendi intihar ederek ölmüş bile olsa, onu bu girişiminden vazgeçirmeyen köleleri sorumlu sayılacaktı. Silanus adında biri tarafından Senato’ya önerilen bu yasa Roma hukukçuları tarafından şöyle yorumlanmıştı:

“Eğer köleler efendilerini içte ve dışta beliren tehlikelere karşı korumanın yaşamlarına mal olacağını bilmezlerse, hiçbir efendi kendini güvende görmez. Bu nedenle öldürülen efendinin kölelerinin sorgulanması yöntemi benimsenmiştir.”

Roma’daki aile reislerinin (pater familias) hem oğullarını hem kölelerini öldürmek gibi mutlak hakları (jus vitae necisque) vardı ama imparatorluk döneminin bazı yasaları bu hakları hayli sınırladı.

Bundan böyle kölesini öldürmek isteyen bir kişiden yargı kararı isteniyor, dolayısıyla acımasız köle sahiplerinin öfkesi biraz olsun frenlenmiş oluyordu.

İmparatorluk dönemindeki Roma yasalarından bazı alıntılar, bize kölelerin cezalandırılıp öldürülmesinde ne gibi yöntemlerin kullanıldığına ilişkin de bilgi vermektedir. Roma Hukukunun klasik döneminde yetişmiş ve yapıt vermiş önemli hukukçuların çalışmalarından parçalar alınıp belli bir sistem içinde derlenmiş 50 kitaptan oluşmuş Digesta’da (Latince düzen anlamına gelir) aşağıdaki maddeler vardır:

   “Suça eğilimli de olsa, efendilerin kölelerini arenada vahşi hayvanlarla dövüştürülmek üzere satmaları yasaktır.” (Digesta, 18, 1. 42).
   “Bir köle vahşi hayvanların önüne atıldığı takdirde, sadece onu satan değil, aynı zamanda satın alan da cezalandıracaktır.” (Digesta, 48, 8. 11)
   “Efendiler kölelerini sopa ile dövmekten, kamçılamaktan ya da güvence altına almak üzere zincire vurmaktan dolayı onların ölümüne neden olursa, bu durumlarda kendilerinin de suçlu sayılmayacağından emin olmalıdır. Bu hakların kullanılmasında aşırıya kaçılmamalıdır. Aşağıdaki suçlardan birini işleyen bir efendi, adam öldürme suçundan yargılanacaktır.

-   Köleyi sopa veya taşla öldürmek;
-   Yüksek bir yerden atılmasını buyurmak;
-   Ağzından zehir akıtmak;
-   Bedenini parçalatmak; vahşi hayvan pençesi ile bedeninin parçalarını kopartmak ya da ateşe atmak;
-   Köleyi kan ve yaraları ile koşmaya zorlamak ve böylece yaralı organlarına acı vererek işkence etmek.”

Antik Roma toplumunun en korumasız durumdaki insanları olan kölelere karşı yürütülen bu acımasız davranışlar, genelde sistemli ya da önceden tasarlanmış bir zulüm değil, daha çok anlık öfkelerin sonucuydu.

Antik Roma’nın tolerans sahibi ender düşünürlerinden biri Seneca, “de Ira” (Öfkeye Dair) adlı yapıtında, kişilerin kölelere karşı bağışlayıcı olmaları konusunda öğütlerde bulunmuş, şöyle demiştir:

«Bana küstahça cevap veren, saygısız davranan veya tam anlayamayacağım bir tarzda homurdanan bir köleyi niçin kamçı veya hapisle cezalandırayım? Ben o kadar özel biri miyim ki, kulağıma hoş gelmeyen her şey suç olsun? Birçok insan vardır ki, yendikleri düşmanı bile bağışlamıştır. Peki ben, tembellik, dikkatsizlik ya da boşboğazlık yapan birini neden bağışlamayayım? Eğer bu bir çocuksa, işlediği suçu onun çocukluğuna, kadın ise kadınlığına, köle değilse özgür oluşuna, kendi ailemden değilse onun aile terbiyesine vermem gerekir... Hiç kuşku yok ki, zavallı küçük bir köleyi hapishaneden çıkarmakla destansı bir iş yapmış oluruz. Neden onları hemencecik dövmeye, ayaklarını oracıkta kırmaya bu kadar hevesliyiz? Onlar üzerinde yapacağımız idmandan cayıp, haklarımızı asla kullanmazlık etmiyoruz.»

Bu tür toleranslı öğütler veren ve kölelere toleranslı davranan efendiler yanında, onlara eziyet etmekten âdeta zevk alan kişiler de vardı. “De re Rustica” (Köy Üzerine) adlı kitabında oğluna bir çiftliğin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin önerilerde bulunan M. Porcius Cato (M.Ö 234-149), hasta kölelerin üretime katkıları bulunmadığını, bu yüzden gereksiz insanlar olduklarını anlatmıştır. Çağdaşları tarafından bile insafsız efendilere bir örnek olarak gösterilen Cato, hizmette kusurlu gördüğü köleleri kamçılar, kendi aralarında dostluk kurmamalarına özen gösterirdi. Ayrıca, çiftlikte ölüm cezasını gerektiren bir suç işlendiğinde, tüm kölelerini birden yargılar ve suçlu bulduğu her köleyi öldürtürdü.

    

İmparator Claudius döneminde (41-54) çıkarılan yasaların kısmen kölelerden yana olduğu görülür. Bunun olası nedeni, Claudius’un danışmanları arasında bazı azatlıların bulunmasıdır. Aslında acımasız biri olarak tanınan bu imparator, demek ki bir zamanlar kölesi olan azatlı danışmanları tarafından toleranslı bir tutum edinme yolunda etkilenmişti.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, kölelerin evlenmesi yasal olarak olanak dışıydı. Ancak bir köle, efendisi izin vermişse bir diğer bir köle ile karı-koca gibi yaşayabilir, hatta çocuk sahibi olabilirdi. Bu kölelerin çocuklarının köle doğup, yaşamlarını köle olarak sürdüreceklerinden elbette kuşku duyulmamalı.

18 Kasım 2011 Cuma

Köle bahaneleri, kendini köle zannedenler, saçmalıklar...

Bu konumda efendi-köle ilişkilerindeki bir sıkıntı ve sık tekrarlanan bazı yanlışlardan bahsedeceğim.
Şu lafı eminim ki benim gibi pek çok master duymuştur köle ya da köle adaylarından ''sen gerçek bir master değilsin,sen master değilsin,senden master olmaz'' gibi sözleri eminim ki hemen her master-efendi hayatında bir kez olsun duymuştur.
Peki bu sözler genelde hangi anlarda edilgen-köle kişiler tarafından söylenir,neden söylenir şimdi bunu irdeleyelim ve bu klasik soruna farklı açılardan bakalım.
Edilgen-köle kişiler genelde kızgın anlarında,isyan anlarında bu sözleri efendisine ya da efendi adayına söyler bu sözleri,peki neden?Önce konuya şuradan başlamak ve bakmak gerekli.Her zaman söylendiği ve bilindiği üzre bir edilgen-köle kişi şartlar,sosyal çevre,aile,işi gücü,konumu,toplumun ahlak yapısı,kanunlar ve çeşitli kuralllar nedeni ile efendisinin verdiği her emri şartlar gereği yerine getiremeyebilir,ama gerçek bir efendi de zaten bu şartları gözetip kölesine buna göre yani imkansız olmayan,kanunlar ya da şartlar önünde kölesinin hayatını zora sokmayacak sağlığını ya da hayatını ciddi manada tehlikeye sokmayacak şekilde emirler verir ve şartları,durumu,zamanı gerçek bir efendi zaten gözetir ve buna göre hareket eder.Bu durum efendi-köle ilişkilerinde olmazsa olmazlardandır ve her efendi-köle ilişkisi yaşayan kişi bu altın kuralı bilir ve buna göre hareket eder.
Bu altın ve temel kuralı hatırlattıktan sonra şimdi olaya daha derinlemesine girebilir ve irdeleyebiliriz.İşte bu altın kuralı bilen ve bunun farkında olan her efendi-köle kuracağı ve yaşayacağı ilişkisini de buna göre belirler ve her türlü şartları gerekli olgunluk,bilgi,deneyim çerçevesinde ayarlar,bu süreç kendiliğinden gelişir ve rayına oturur.Fakat bu noktada pek çok edilgen-köle adayı şu hatayı yapmaktadır.Diyelim ki efendisi bir emir verdi köle de buna karşı çıktı ve yapamayacağını söyledi,oysa ki efendisinin istediği,verdiği emir yapılabilecek ölçülerde bir şey,fakat köle çeşitli bahanelerle bunu geçiştirme ve yapmama yönüne gidiyor,işte o an haliyle efendi kızıyor ve yapıldığında sorun çıkmayacak olduğunu bildiği bir emrinin yerine getirilmemesi haliyle kölenin durumunu sorgulamasına neden oluyor.İşte bu anlarda köle önce savunma psikolojisi ''bunu yapamam efendim,olmaz efendim,bunu istemeyin benden efendim'' gibi bir tavır,devamında ise saldırı psikolojisi ''sen zaten gerçek bir master değilsin,sen master değilsin'' gibi hem bir tekdüzelik hem de bir isyan gösterisi sunuyor.İşte bu noktada edilgen-köle olduğunu iddia eden kişi kendi açıklarını,eksiklerini,hatalarını,bahane ve tutarsızlıklarını karşı tarafa yıkmaya çalışarak hem verilen emirden kaçmaya,hem isyan etmeye,hem suçu karşı tarafa atmaya hem de karşı tarafı suçlu ya da haksızmış gibi gösterip temel de kendini haklı göstermeye çalışarak var olan ya da olma sürecindeki bdsm ilişkisini tümden sekteye uğratıp yok ediyor.
Şimdi örneklerle ve mantıksal,realist yönden devam edip bakalım olaya.
Altın kuralı söyledik başta;bir efendi edilgen-köle adayını da ya da kölesine gerekli tüm şartları gözeterek (mekan,zaman,sosyal,aile çevresi konumu,iş yeri ya da iş hayatı,fiziksel,psikolojik durumlar ve etkenleri) emir verir demiştik.
Bu altın kuralı hatırlattıktan sonra örneklemeli açıklamalara geçelim.
Diyelim ki bir efendi kölesine ''götüne tıpa tak,dışarıda öyle gezeceksin'' dedi (göte tıpa hem bir ceza hem bir eğitme,hem bir alıştırma yöntemidir,bir nevi butt plug ya da zevk,acı unsuruyla karışık bir yöntemdir). Bu emre karşılık köle ''ama efendim regl-adet oldum,yapamam (ki yapamam demesi ayrı bir saçmalık ve yanlış bir sözcük zaten) demesi buradaki olayı tümden saçma kılıyor.Kölenin buradaki mazereti regl-adet olması fakat efendi ondan arkasına,götüne yani adetle ilgisi olmayan bölgeye sokmasını istiyor,haa regl iken daha çok acı vs..olabilir..!! sonuçta bu bir ceza ya da zevkin farklı bir yönüdür,kölenin bu durumu bahane olamaz..Regl kölelerin en çok kullandığı bahanelerdendir dip not olarak bunu da belirtmiş olalım.
Bir başka örnek..Diyelim ki sanal ortamda tanıştınız kölenizle (malum günümüzde çoğu tanışma şekli hele ki bdsm yaşayacak kişileri her yerden bulamayıp,pek çok kişinin kolayca çevresine ya da sevgilisine vb. açılamadığını,bu konuları konuşamadığını düşünürsek) internet ortamında tanıştığınız ve eğitim verdiğiniz ya da köleniz yaptığınız kişiden fotoğrafını istediniz.(çıplak,ailesi ile ya da çeşitli sebeplerden onu zorda bırakacak bir foto değil,normal bir fotoğraf onu görmek adına) fakat köle kişi size bunu yapamayacağını söyledi..!!! Buna mantıklı bir açıklama da getiremedi üstelik sadece yapamayacağını söyleyip geçiştirme yaptı,sizden anlayış bekledi..Bırakın bdsm ilişkisini siz normal herhangi bir diyalogta bile kiminle iletişim halinde olduğunuzu görmek istersiniz değil mi!! Oysa köle olduğunu,köleniz olduğunu söyleyen kişi size (çıplak vb. olmayan sırf kişiyi görmek adına) istediğiniz normal bir fotoyu gösteremeyeceğini söyledi ve anlayış bekledi.Bu durumda haliyle bir efendi hatta normal bir insan olarak buna tepki verdiğinizde kölenin işte tam o an sizi ''sen efendi değilsin,sen gerçek bi efendi değilsin'' diye suçlaması hangi mantık ve gerçekle açıklanabilir..!! Elbette ki bu basiretsiz,korkak,bahanelerle dolu ''sözde'' kölenin sizin için söylediği şeyler sizin gerçek kalitenizi değiştirmez ama dedim ya,konumuz bu tip köle adayı ya da sözde kölelerini çokluğu,bahaneleri ve bdsm ilişkilerini bu şekilde sürekli sekteye uğratmaları.
Yine başka bir örnek vereyim.Köleniz size regl,utangaçlık,diğer sıradan sıkıntılar gibi bahanelerle gelip sürekli anlayış bekliyor.Hemen her konuyu bahane olarak kullanıyor işte bu bdsm ilişkisi değildir,eğer ki köle kişi buna kendini uygun görmüyorsa bu tür ilişkilere hiç başlamamalı ve uzak durmalıdır.
Bakınız özellikle ülkemizde bu işe heves eden belki gerçekten köle ruhlu olan ama çeşitli korkuları yüzünden ilişkiyi baltalayan çok köle adayı var.Bilhassa evli olup kocası göreceği,çevresi öğreneceği gerekçesiyle çok basit şeyleri bahane edip kaçan,kaçınan,anlayış bekleyen pek çok köle adayı var.Tüm bunların sonucunda köle adayları efendisinden sürekli konu ve durumlara göre anlayış beklemekte onu etken eğil edilgen konuma sokmaya çalışmakta,verilen emirleri türlü nedenlerle geçiştirmeye çalışmaktadır.Bu kölelik değil keyfi bir durumdur ve gerçek hiç bir EFENDİ-MASTER bu durumlara anlayış göstermez,amaa bu noktada o kişilerin kalkıp ''sen efendi değilsin,sen gerçek bir master değilsin'' demeleri de ayrı bir ironi ve kendi ezikliklerini kapama çabasıdır.Kaldı ki gerçek bir efendi kölesinin keyfiyetine göre hareket etmez,eğer ki bir köle ya da dişinin tüm isteklerine ok diyen bir erkek varsa o sırf sex için ya da ne olduğunu bilmediği bdsm fantazilerine soyunmuş bir kişi olacaktır.Hal böyle iken gerçek bir master'a sen efendi değilsin deyip,onun her dediğini yapan erkeklere master muamelesi yapıp sonra da bdsm yaşadığını zanneden sözde köle adayları kendilerini avutmaktan öteye gidememektedir.Her zaman söylüyorum cesaretiniz,gücünüz yoksa,yapamayacağınızı düşünüyorsanız bu ilişki türünden uzak durun köle adayları..Bu bir oyun değil bu gerçek hayat ve burası da oyun alanı değil.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Motivasyon efektleri

Motivasyon efektleri..!! Evet...Ne mi bu? Hemen açıklayayım.Hayatlarımız hep bize dayatılan kalıplar,örf-adet,toplumun sosyal çevrenin ve ailelerin baskı,dayatma,öneri ve şekillenmiş örtüleriyle kaplı.Pekii bunlara karşı çıkarsak ne olur? Şu olur..Maddi-manevi zorlanır,dışlanabiliriz,türlü başka zorluklarla karşılaşabiliriz ama sonunda ''özgürleşiriz'' biz oluruz,kendimiz oluruz...Bence bu özgürlüğü elde etmek için tüm zorluklara değer..Kiminizin ''yaa oradan atıp tutmak kolay ailemiz bizi keser,etrafımız dışlar ya da parasız,işsiz kalırım'' dediğini duyar gibiyim...Hayır ben burjuva değilim,trilyoner ya da milyonerde değilim,yatlarım katlarım da yok,bankada birikmiş binlerce liram ya da arkamda torpilvari ''dayım da '' yok...Ben herşeyi göze almış,her türlü zorluğa karşı yıllardır  karşı koyarak hayatımın iplerini eline almış biriyim.Hiç birşeyi hazır elde etmedim çok mücadele ettim ve hala da ediyorum..
İşte bu noktada sizlerde hayatınızın kontrolünü ele alın ve ne olmak istiyor,ne yaşamak istiyorsanız onu olun ve yaşayın.Ruhunuz size yönetilmeyi,ezilmekten zevk almayı,köle olmayı mı söylüyor,ruhunuz fahişe mi,ruhunuzda bir fahişe mi var,sex meraklısı mısınız,fetiş misiniz,marjinal misiniz veya başka bir şey mi? O halde bunu yapın,korkularınızdan sıyrılın.En kötü ihtimalle insanlara,topluma diklenip ben buyum diyemeseniz bile kendinize,beyninize,ruhunuza bunu kabul ettirin ve ben buyum diyebilin..!! Çünkü önemli olan sizin ne düşündüğünüz ve hissettiğiniz diğer herkesin canı cehenneme...Nasıl ki hepimiz kendi hayatlarımızdan sorumluysak kimseye de hesap vermek zorunda değiliz..Birileri bizim yerimize mi okuyor,birileri bizim yerimize mi çalışıp para kazanıyor??? Hayır...O halde hayatlarımıza karışmaya da hakları yok..Tek yapabilecekleri yargılamak o da varsın olsun sonuçta müdahale etmeye kimsenin hakkı  yok...Kendi kendinizi motive edin...Unutmayın hayat sandığınızdan kısa ve hayatınızı tereddütlerle geçirmeyin,ruhunuzda ne yatıyorsa,ruhunuz neyi emrediyorsa onu yapın,yaşayın...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Kadınların-kölelerin paradoksal denklemleri ve kısır döngüleri...

Kadınların paradoksal denklemleri ve kısır döngüleri tarih boyunca hep erkeklere ve insanlığa sıkıntı yaratmıştır.Temelde bu onların her zaman var olan o ''ne istediklerini bilememe'' paradokslarına dayalı sendromun sürekli farklı şekillerde dışavurumu ve etrafa yansımasıdır.
Yıllar geçtikçe daha iyi gözlemeye başladım bunu çünkü yıllar geçtikçe daha çok kadın tanıyor,yaşıyor,deneyimliyorum ama değişmeyen bir şey varsa o da bu ''ne istediklerini bilememe'' sendromunun bizlere yaşattığı sıkıntılar.Diyebilirim ki bu bir noktada çekilmez bir boyuta varıyor ve biz erkekler işte o noktada kadınlardan soğuyoruz ve yeter artık demeye başlıyoruz.Onlar bunun farkında olmuyorlar veya oluyorlar ama bunu düzeltmeye yetecek otokontrol ya da kapasiteleri olmadığı için sorun ve sorunlar büyüyor.
Temelde anlatmak istediğim şu.Bir köle ya da bir kadın tamamen kendini erkeğine,sahibine bırakmıyorsa bu sorunlar bitmiyor bu bir gerçek.Lafta ve yaşanışta her ne kadar ''efendim,erkeğim'' kendimi size bıraktım istediğinizi yapabilirsiniz,sizin malınızım deselerde o içsel paradoksları ve kadınsal dürtüleri bir noktada yine ortaya çıkıyor ve gerekli olan tam aidiyetlik,kendini bırakma durumu ortadan kalkıyor.Zamanla şu hale geliyor.Kendilerini bırakma,yönetilme istekleri ve dürtüleri zamanla keyfi bir hale dönüşüyor ve istedikleri an bunu yapmaya başlıyorlar,her zaman değil...İşte bu noktada da onların aidiyetlikleri ve edilgenlikleri tartışmaya açık hale geliyor çünkü o andan itibaren artık onlar işi kendi keyfi ve ruhsal durumlarının paradokslarına bırakmış oluyorlar...
Bakınız hal böyle olunca hiç bir köle,kadın vb. ben size aidim efendim,istekleriniz benim için emirdir demesin çünkü bu iş artık o noktada fantaziye ve keyfi birşeye dönüşmüş oluyor.Yıllardır kölelerde ve kadınlarda iki şey gözledim.Birincisi tam ait olabilme isteği,ikincisi ise kölelik boyutuna birazda insani boyutlar katılırsa kölelerin şekil değiştirip,tepeye çıkmaya çalışmaları.Yani alttan üste geçme çabalarına ve şekline dönüşüyor ve o zamanda gerçek kimliklerini unutuyorlar...
Ama ne zaman ki 7-24 köle olarak davranılsa onlara ve 7-24 köle gibi yaşatılsalar belli noktalarda isyan etme eğilimleri oluyor.Yine o dediğim noktaya geliyoruz ''ne istediklerini bilememe sendromu''...
Bakınız üstad Marqi kölelerine sadece işkence,acı ve 7-24 kölelik uygulamamıştır,üstad'ın yaptığı şey denge unsuruna dayanır ve temelde zevk hakimdir.Zaten üstad Marqi'nin hayat felsefesi ve düşünceleri zevk üzerine kurulu ve zevk yaşamaya odaklıdır.Dolayısıyla o zevkin sürekli acı çektirmek ya da aralıksız ezmekten ibaret değil yerine,zamanına,duruma göre zevkin her boyutunu yaşayabilmeye odaklıdır...Daha açık söyleyecek olursam bir an kölesini en sert şekilde ezip,kullanıyorken diğer bir an ona tam bir fahişe gibi davranıyor bir diğer an ise ona kadınlığını ortaya çıkarıp yaşatacak şekilde...Yani her üç hali de yansıtıyor ve yaşatıyor.İşte günümüz kadın ve kölelerinin de anlamadığı bu...Ben kölemi sürekli tasmasıyla ayaklarımın dibinde yatırmak zorunda değilim bunu ona bir ceza için ya da keyfi yaptırabilirimm ama an gelir yatakta kıçını sikime dayayıp yanımda yatmasını isteyebilirim.Çünkü o an o göte sikimi dayayıp yatmakta benim için bir zevk ve kölemi kullanma şeklidir.Madem ki kölem beni rahatlatmak bana hizmet etmek için var o halde 7-24 tasmasıyla gezip,yerde yatacak diye bir kural yok.Kuralları sahip olarak ben belirlemiyor muyum? Evet ben belirliyorum,o halde neyi nasıl yapacağım benim tasarrufuma kalmış,hal böyleyken ben o an zevki nasıl yaşayacaksam,içimden nasıl geliyorsa o şekilde bunu yaptırırım...İstersem götünü sikerim,istersem götüne dayayıp uyurum,istersem yerde tasmasıyla yatırıp uyuturum...
İşte biz efendiler tüm bunları dengeleyebiliyorken kölelerin ne yaptıklarını bilmez halde bize olan isyan belirtileri,kafa karışıklıkları durumu tatsız bir hale getiriyor..Bununda temel sebebi dişilere has o sürekli düşünme,irdeleme,kırılgan,hassas varoluş.Fakat şu var ki bu durumda Efendi iki şeyle uğraşmak zorunda kalıyor..
1-Dişi köleyi,dişilik alışkanlık ve dürtülerinin getirdiği benlikten soyutlamak ve bu gelgitlerini törpülemek

2-Sonraki safhada eğitime geçmek ve köle formasyonunda kullanmak ve yaşatmak için eğitmek...

Fakat birinci madde,ikinci maddeye geçmeyi epeyce zorlaştırıyor.Her zaman dediğim gibi ''bir kölenin görevi düşünmek değil,uygulamak ve itaat etmek''...İşte sıkıntılar bu yüzden ortaya çıkıyor,bir köle düşünmeye başladığı an kafa karışıklığı yaşıyor,oysa ki ruhunu ve bedenini tamamen bırakıp kendini adasa sorun kalmayacak...Bu kısır döngülerden bıktım...Kadınların ruhsal sorunlarını efendi-köle ilişkilerine yansıtmaları ve kafa karışıklığı sendromları her zaman bu tarz ilişkileri baltalamıştır ve baltalayacaktır da...İyi düşünmek ve kendini efendisine tamamen bırakması gerekmekte...Başka yolu yok...

4 Haziran 2011 Cumartesi

Salo ya da Sodom'un 120 Günü


Salo ya da Sodom'un 120 Günü  1975 İtalya Fransa ortak yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Salò o le 120 giornate di Sodoma ya da daha yaygın bilinen şekliyle kısacaSalò'dur. Film Türkiye'de önce Mart 1992'de 11. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde, sonra da Nisan 2007'de 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterilmişti.
Erotik edebiyatın önemli yazarı Fransız aristokrat Marquis de Sade'nin 1785 yılında yazdığı en sıra dışı eseri olan Les 120 journées de Sodome ou l'école du libertinage adlı kitabının 1940'lı yıllara uyarlamasıdır. Filmin yönetmeni Pier Paolo Pasolini'dir. Passolini aynı zamanda Sergio Citti ile birlikte filmin senaryosunu da yazmıştır. Önemli rollerindePaolo BonacelliGiorgio CataldiUmberto Paolo Quintavalle ve Aldo Valletti oynadığı filmin görüntülerini Tonino Delli Colli çekmiş, filmin müziğini ise Ennio Morriconeyapmıştır.
Film gösterime girdiği tarihten bu yana içerdiği görsel şiddet ve sadizmin dozu nedeni ile hep tartışma yaratmış ve bugüne kadar yapılmış en rahatsız edici film olarak nitelendirilmiştir. Birçok ülkede gösterilmesi bugün bile yasaktır. Film gösterime girmeden kısa bir süre önce yönetmeni Pasolini öldürülmüştü.
Filmde II. Dünya Savaşı 'nın son günlerinde Faşist İtalya'da çöküşün eşiğindeki dört varlıklı seçkinin genç kız ve erkekleri şatolarında tutsak ederek 120 gün boyunca onlara fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygulamaları anlatılmaktadır.
Olaylar 1944 yılında Nazi Almanya'sının kontrolünde Kuzey İtalya'da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan Faşist Salo Cumhuriyeti'nde geçer. Şehrin ileri gelen seçkinlerinden dört sefih 9 kız 9 da erkek 18 genç insanı yakalayıp bir şatoya kapatırlar. Beraberlerindeki 4 yaşlı fahişe ile birlikte bu genç kölelere bir dizi fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygularlar.


aşağıda filmin fragman linkini veriyorum isteyen oradan bakabilir...

http://www.dailymotion.com/video/x6yojt_120-days-of-sodom-trailer-salo-120_shortfilms

Caligula


Caligula, 31 Ağustos 12'de, Roma'nın sayfiyelerinden Antium'da "Gaius Julius Caesar Germanicus" olarak doğdu. İmparator Augustus'un evlatlık torunu Germanicus ve torunu Yaşlı Agrippina'nın doğumdan sonra hayatta kalan altı çocuğundan üçüncüsüdür. Germanicus,Nero Claudius Drusus ve Küçük Antonia'nın oğlu, Agrippina ise Marcus Vipsanius Agrippa ve Yaşlı Julia'nın kızıdır. Gaius'un erkek kardeşleri Nero ve Drusus'la genç yaşta ölen Tiberius ve Gaius Julius, kız kardeşleri ise Julia LivillaDrusilla ve Genç Agrippina'dır. Gaius aynı zamanda geleceğin imparatorlarından Claudius'un yeğenidir.
Gaius'un babası Germanicus, Tiberius Claudius Nero ve Augustus'un üçüncü karısı Livia'nın torunu ve ayrıca Augustus'un kendisinin de evlatlık torunudur. Germanicus, Julio-Claudian ailesinin en göze çarpan üyelerinden ve Roma İmparatorluğu'nun en çok saygı duyulan ve sevilmiş olan generallerinden birinin oğludur. Agrippina, Augustus ve Scribonia'nın torunudur ve mükemmel Roma kadını modeli olarak tasvir edilir.

Gençliği 

Sadece iki ya da üç çocuktan biri olarak Gaius, ailesinin Germanya'nın kuzeyindeki askeri harekatlarına eşlik etti ve babasının ordusunun maskotu haline geldi.[1] Askerler, annesi Agrippina tarafından minyatür askeri üniforma ve sandalet giydirilip silah kuşatılan küçük Gaius'u görmekten çok keyif alıyorlardı. Kendisine verilmiş olan Latince 'Caligula' takma adının anlamı "Küçük (asker) sandaleti"ydi ve üniformasının bir parçası olarak giydiği küçük asker sandaletinden gelmekteydi.[2]
Tahtın varisinin kim olacağı sorusu Augustus henüz hayatta iken aile içindeki entrika suçlamaları arasından birkaç defa ortaya atıldı. Caligula'nın babası Germanicus, Augustus'un öldüğü zamanda Princeps görevini yürütmek için çok genç olmasına rağmen birçok insan, Augustus'un varis olarak onu seçeceğine inanıyordu. Sonuç olarak Augustus, Germanicus'u evlatlık edinmesi şartıylaTiberius'u seçti. Germanya'daki başarılı bir harekat ve Roma'daki geçit töreninin ardından Germanicus Roma politik yaşamından uzaklaştırılmak için doğuya gönderildi ve orada Tiberius'un ajanları tarafından zehirlendiği iddiaları arasında 10 Kasım 19 tarihinde öldü. Annesi ve Tiberius arasındaki ilişkiler katil ve komplo suçlaması arasında hızla kötüleşti.
Genç Caligula, önce 27 yılında belki de bir rehine olarak annesinin büyükannesi ve Tiberius'un annesi Livia'nın yanına gönderildi. Livia'nın Tiberius'la birlikte devrilmesi ve ardından iki yıl sonra ölmesi üzerine Caligula, Julian akrabalarının yanına döndü ve büyükannesi Antonia'ya iade edildi.[3] Bu süre zarfında Caligula dış dünya ile biraz bağlantı kurabildi; yegane arkadaşları kız kardeşleri Genç Agrippina , Drusilla veJulia Livilla'ydı. Daha sonra Caligula hakkında, imparatorun kız kardeşleriyle özellikle de Drusilla ile ensest ilişkisi olduğu dedikoduları çıktı.Suetonius, bu iddialar hakkında çok özel şeyler yazmıştır.[4]
31 yılında, Caligula Capri'de tekrar Tiberius'un ölümüne ve 37 yılında taht'a çıkışına kadar onun kişisel gözetimine verildi.[3] Bu süre zarfında Caligula zaten Tiberius'un gözdesiydi. Suetonius, Tiberius'un yönettiği insanlar ve Roma'da onu dizginleyen (Augustus, Livia, kardeşi Drusus, ve en iyi arkadaşı Nerva) olmadan kendini, arzuladığı tüm cinsel sapkınlık düşkünlüğünü yaşamakta özgür hissettiği Capri'de, yaşadığı aşırı cinsel sapkınlıklarını aktarır.[5] Bunların gerçekten olup olmadığını söylemek zordur. Pek sevilmeyen imparatorlar olan Tiberius ve Caligula gibiler hakkında yazılanların hepsi gerçek olmayabilir ve antik metinler de dedikodu sık rastlanılan bir durumdur.
Bu sıralarda, Tiberius'un Praetorian Prefect'i Sejanus, Roma'da çok güçlüydü ve İmparatorun yönetimine ve onun olası varislerine karşı kendi müttefiklerini oluşturmaya başlamış ve Julian çizgisindeki destekçilere dalkavukluğa girişmekteydi.[6] Tiberius'un ilerlemiş yaşında gittikçe artan bir paranoya'nın işareti olarak vatana ihanet duruşmaları sık sık olan bir durumdu ve gittikçe artan biçimde bir keresinde hayatını kurtarmış olan arkadaşı Sejanus'a daha fazla güvenmeye başladı.[7] Sejanus bu duruşmaları, konumunu güçlendirmek ve olası bir muhalefeti ortadan kaldırmak için kullandı.
Küçüklüğünden beri Caligula, çok dikkatli yürümeyi öğrenmişti. Tacitus ve Suetonius'un her ikisine göre de, zeka olarak tüm kardeşlerinden daha üstün, mükemmel doğal bir aktördü ve diğer aile fertleri yapamadığı zamanlarda tehlikeyi farkedebiliyordu.[8] Diğer birçok taht adayı ortadan kaldırıldığı halde Caligula hayatta kaldı. Küçük bir ada olan Pandataria'ya sürgüne gönderilen annesi Agrippina, yemek yemeyi reddederek öldü. İki büyük kardeşi Nero ve Drusus da öldüler; Nero, Ponza adasına sürgüne gönderilirken, Drusus'un bedeni bir zindanda ağzında -görünüşe göre açlık krampını bastırmak isterken- yediği şilte parçaları dolu olarak bulundu.[9][10]
Suetonius, Caligula'nın Tiberius'a karşı olan kölelere özgü doğasından ve ölü annesi ve kardeşlerine karşı olan ilgisiz tavrından bahseder. Kendi hikâyesinde, Caligula'nın yıllar sonra bahsettiğine göre, bu kölelik davranışı hayatta kalmak için bir taktikti ve birden fazla olayda çok sinirlendiği için neredeyse Tiberius'u öldürecekti.[11] Caligula'nın bir şahidine göre: "Asla bu kadar iyi bir uşak ya da bu kadar kötü bir efendi olmamıştı.!"[8] Caligula, keyifsiz Tiberius'un yerine birçok görevi yaparak yönetim konusundaki özel yeteneğini ispat etti ve onun daha fazla ilgisini çekti. Gece, Caligula güçlü bir sadizm'i işaret eder biçimde, kölelere yapılan işkencelere katılıyor ve çoşkuyla kanlı gladyatör oyunları seyrediyordu.[12] 33 yılında, Tiberius Caligula'ya taht'a çıkışına kadar üzerine alacağı tek kamu görevi olan onursal quaestor luk pozisyonunu verdi.[13]

Skandalları 


Çılgın imparator hakkında kümelenen tuhaf hikâyeler; aşırı zalimliğini, çoklu ve alışılmamış cinsel macerelarını (en azından Suetonius tarafından iddia edilen heteroseksüel ve homoseksüel ilişkilerini, Cal. 36), ya da gelenek ve Senatoya karşı olan saygısızlığını tasvir eder. Suetonius, onun her üç kız kardeşiyle olan ensest ilişkilerini, seks alemlerinde yüksek dereceden Senato üyelerinin karılarını en yüksek teklifi verenlere satmasını, kuzeyde yaptığı gülünç askeri faaliyetleri ve onun gece güneşin doğmasını emrederek sarayının koridorlarında dolaşma alışkanlığını anlatır. Caligula'nın aynı zamanda atı Incitatus'u bir rahip olarak adlandırdığı ve yaşaması için içinde mermer bir ahır, altından bir yemlik bulunan bir ev ve mücevherlerle süslü gerdanlık taktığı ve sonra Senato'ya konsül yapma sözü verdiği iddia edilir.
Söylendiğine göre sarayında bir genelev açmış ve sosyal etkinlikler sırasında Senato üyelerinin karılarını, kocaları onlar ayrılırken sadece arkalarından bakabildikleri halde kendi yatak odasına götürme alışkanlığı edinmişti. Ardından karılarıyla yaptığı cinsel eylemleri kocalarının yanında herkesin duyabileceği şekilde anlatıyordu.
Caligula genellikle soğuk, kibirli, bencil ve deli olarak tasvir edilir. Söylendiğine göre karşı çıktığı bir grubun bir arena dolusu insan tarafından alkışlanması üzerine ağlayarak "Roma halkını istemiştim ancak sadece tek bir boynum var" demiştir.[33] Yine söylendiğine göre arenada aslan ve kaplanlarla dövüşmek için yeterli suçlu kalmamışsa bazı izleyicileri arenaya attırmıştır. Hayatına karşı herhangi bir plan tertip edildiği zaman, söylendiğine göre komplocuların "belki de ölmekte olduklarını hissedebilecekleri çok sayıda küçük yarayla" öldürülmesini emretmiştir. Suetonius, onun sık sık "korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler" dediğinden bahseder.
Kendini yaşayan bir tanrı olarak ilan etmişti. Palatine ve Capitol'deki Jupiter Optimus Maximus tapınağı arasında bir geçit inşaa ettirmişti (söylendiğine göre iki tanrı arasındaki istişareyi mümkün kılmak için) ve imparatorluk sarayını, Forumun üzerine ve Caligula'nın farklı tanrılar gibi görünebileceği ve onlarla toplanabileceği Castor ve Pollux tapınağının içine doğru genişletmişti. Kayıtlara göre Caligula, Olympia'daki Jupiter tapınağı ve Jupiter'in ünlü heykeli ile "siyah taş"ının Capitol'e taşınmasının sorumlusuydu. Yine söylendiğine göre kendisine yukarıdan bakılmasını suç yapmıştı.
Caligula aynı zamanda inanılmaz derecede kendine düşkündü ve Nemi Gölü'nün dibinde 1930'lu yıllarda buluna iki batık gemi bunun en dramatik kanıtlarıydı. Bu iki gemi antik dünyanın en büyük tekneleri arasındadır. Gemilerden küçük olanı Diana'ya adanmış bir tapınak gibi yapılmıştı. Büyük gemi aslında oldukça ayrıntılı ve mermer koridorları olan yüzen bir saray olarak Caligula'nın giderek artan hedonistik (hazcı) davranışlarının tatmininde tekil bir role sahipti.

ENGELLENME,KAYGI,SAVUNMA MEKANİZMALARI

Yazıma Doğan Cücenoğlu’nun “İnsan ve Davranışı” kitabında konuyla ilgili verdiği bir örnekle başlamak istiyorum:
“Gece geç saatlere kadar ders çalışarak bugünkü sınava hazırlandınız.Geç yattığınızdan dolayı sizinle aynı odada kalan arkadaşınızın sabah kalkışını ve evden çıkışını duymadınız.Çalar saati kurduğunuzu zannediyorsunuz,fakat kurmayı unutmuşsunuz.Uyanınca geç kaldığınızı anlıyor ve kahvaltı yapmadan kitapları alıp otobüs durağına koşuyorsunuz.Fakülte önünden geçen otobüs siz gelmeden bir dakika önce duraktan kalkmış,uzaklaşan otobüsün ancak arkasını görüyorsunuz.Sınava geç kalmamak için dolmuş durağına gidiyorsunuz,sizden önce gelenler uzun bir kuyruk oluşturmuşlar.Beklemeye başlıyorsunuz.Pek sık dolmuş gelmiyor.Sınava yarım saat kala dolmuşla okula yetişemeyeceğinizi anlıyor ve koşarak bir taksi durağına gidiyorsunuz.Taksi sizin zannettiğinizden daha ağır gidiyor,çünkü o saatte yoğun bir şehir trafiği var.Fakülteye yaklaştığınız zaman telaşla saatinize bakıyorsunuz.Sınavın başlamasına 8 dakika var.Şoförün eline parayı tutuşturup koşarak fakülteye geliyorsunuz.Sınıfa son giren öğrenci sizsiniz,nefes nefesesiniz ve çalıştıklarınızı unutmuş olmaktan korkuyorsunuz.Profesör sınav sorularını dağıtırken,yanınıza kalem almadığınızı fark ediyorsunuz.Bitkin bir halde başınızı elleriniz arasına alıp bir süre o durumda kaldıktan sonra yakınınızda oturan bir başka öğrenciden fazla kalemi varsa size ödünç verip vermeyeceğini soruyorsunuz”.
Örnekteki öğrenci,bir çok engelleme ile karşı karşıya gelmiştir.Engellemenin kaynağı kimi zaman kendisi (çalar saati kurmayı unutmuş,arkadaşının kalkışını duymamış,kalemini dahi evde unutmuştur), kimi zaman kendisi dışındaki kişiler veya durumlardır,(otobüsü kaçırması,trafiğin yoğun olması,oluşan kuyruk nedeniyle dolmuşa binememesi).Gerek öğrencinin kendisinden kaynaklanan nedenler gerekse dış çevredeki kişi veya durumlardan kaynaklanan nedenlerle öğrenci amacına ulaşamama,yani ;sınava geç kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.Bu durum,onda kaygıya yol açmaktadır.İşte,elde etmek istediğimiz bir nesneye,ulaşmak istediğimiz belirli bir amaca varmamız veya bir gereksinmemizin giderilmesi önlendiği zaman ortaya çıkan olumsuz duyguya engellenme adı verilir.
Hepimiz bu duyguyu günlük hayat içinde yaşarız.Bu çok doğaldır belli bir ölçüye kadar.Eğer engellemeler,bizim günlük hayata uyumumuzu bozacak düzeyde ise sorun var demektir.Bunu ileride daha detaylı açıklayacağım.
En önemli engellemelerden birisi de çatışmadır.Bu durum,birbirleriyle uyuşmayan iki veya daha fazla güdünün aynı anda bireyi etkilediği anlarda ortaya çıkar.Bu durumu örneklerle açıklayalım:Hem erken yatmak hem de televizyonda çok sevdiğiniz bir programı izlemek istiyorsunuz.Hem babanızı öfkelendirmemek hem de arkadaşlarınızla tatile gitmek istiyorsunuz.Bu örneklerde iki amacınız var ve bu amaçlar aynı anda giderilmeyi bekliyor ve siz bir çatışmayla karşı karşıya kalıyorsunuz.Erken yatarsanız tv seyredemeyeceksiniz ya da tatile gitmezseniz babanız öfkelenmeyecek.İki amacın birden gerçekleşmesi olasılığı yok.
Babanızla hiç anlaşamıyorsunuz.Artık onunla aynı evde yaşamaya tahammülünüz kalmadı.Bir erkek arkadaşınız var,iyi bir ilişki,ama,onunla yeterince uyumlu değilsiniz.Evde kalmaya devam mı edeceksiniz yoksa evlenip kurtulsanız mı?Buradaki amaçların ikisi de tarafınızdan istenmiyor.Ancak,başka seçenek de aklınıza gelmiyor.Burada çatışma yaşamanız kaçınılmaz.
Bazen bir amaç,hem istenilen hem de istenilmeyen özelliklere sahip olabilir.Örneğin; içki içmek hem rahatlatır, biran için de olsa size dertlerinizi unutturur,ama aynı zamanda,sağlığınız için zararlıdır.Aynı şekilde,çikolata yemeyi çok seversiniz, ama o da şişmanlatır.Bu duruma biz ergenlerde sık rastlarız.
Örneğin;ergenlerin bağımsızlığa karşı böyle bir tutumları vardır;kendi işlerini kendileri yapmak isterler,ancak,gene de zor durumlarda anne babalarının desteğine ihtiyaç duyarlar.
Engellenme duygusuna çoğu zaman kaygı da eşlik eder.Nasıl davranacağınızı bilemezsiniz.Doluya koysanız almaz,boşa koysanız dolmaz misali.Üstelik sizde kaygı yaratan durumun yada engellemenin kaynağı,çoğu zaman bilinçdışındadır ve siz bunu fark etmekte zorlanırsınız.Bazen bu neden sizin kabul edebileceğiniz bir neden olmayabilir.
Örneğin;artık evlenmek istiyorsunuz.İyi bir işiniz var.Her şey yolunda.Ancak,bir türlü bu gerçekleşmiyor.Karşınıza hiç anlaşabileceğiniz gibi biri çıkmıyor.Bu açıklama yeterli mi?bunun nedeni,belki de sizin babanızla yaşadığınız ve henüz çözümleyemediğiniz bir çatışma olabilir mi?
Çocuğunuz sizin her şeyiniz.Her anne babadan farklı olarak onun için çok endişeleniyorsunuz.Bir an bile gözünüzün önünde olmasa panik duygusu yaşıyor,adeta nefes alamıyorsunuz.Neden bu böyle?Aslında bunun nedeni,çocuğunuz doğduğunda işi bırakmanız sonucu ona duyduğunuz kızgınlık olabilir mi?
Bu duygu,sizin bilinçdışınızdadır.Bunun bilinçlenmesi,sizin kabul sınırlarınızı zorlar.Suçluluk duymanız muhtemeldir.Bu suçluluk duygusundan ancak onu çok severek ve koruyarak kurtulabilirsiniz.Freud’a göre;anksiyete, id (ilkel benlik) itkileri ile ego (benlik) ve süperego (denetleyici benlik; üst benlik) tarafından diretilen sınırlamalar arasındaki bilinçdışı bir çatışmanın sonucudur.Bir çok id itkisi birey için bir tehdit oluşturur,çünkü;kişisel ve toplumsal değerlerle çelişir.Psikoterapilerde de amaçlanan sizin farkında olmadığınız bu bilinçdışı çatışmaları çözmektir.
Engelleme karşısında birey bir şeyler yapmak durumundadır,çünkü;engellemenin yarattığı kaygı çok rahatsızlık verici bir duygudur.Kişi,uzun süre bu duyguya katlanmak istemez.
Engelleme karşısında değişik tepkilerde bulunmanız olasıdır;saldırganlaşabilirsiniz,içinize kapanabilirsiniz,karamsarlığa kapılabilirsiniz ya da hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi davranmayı tercih edebilirsiniz.Bunların hepsi de istenmeyen durumlardırBeni kaygıya götüren nedenler nelerdir?.Ancak,biraz önce de değindiğim gibi bazen kaygı yaratan nedenlerin kaynağı bilinçdışındadır ve birey bunun farkında değildir.Ancak,yoğun bir kaygı yaşamaktadır.Birey,bu kaygıyı azaltmak üzere Freud’un savunma mekanizmaları adını verdiği stratejileri kullanır.Burada kişi,sorunu halletmeye uğraşmak yerine mekanizmaları kullanarak kaygı hislerini azaltmaya çalışmaktadır.Bu mekanizmalar,nesnel tehlike koşullarında bir değişiklik yaratmaz;yalnızca kişinin tehlikeyi algılayış ya da düşünüş şeklini değiştirir.Bir nevi insanın kendi
Kendisini kandırmasıdır diyebiliriz.Bu mekanizmalardan bazıları aşağıda anlatılmaktadır.
İNKAR: Dış gerçeklik yüzleşilemeyecek kadar nahoş ise,bir birey bu gerçekliğin var olduğunu inkar edebilir.Ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir çocuğun anne babası tanıdan ve beklenen sonuçtan tamamen haberdar olmalarına karşın bunu reddedebilirler.aile açısından iyidir.İnkar mekanizmasını tutarlı bir biçimde eleştiriyi görmezden gelen,başkalarının kendilerine kızdığını algılayamayan ya da eşinin evlilik dışı bir ilişkisi olduğu yolundaki tüm ipuçlarını göz ardı eden bireylerde görebiliriz.18 Yıl boyunca yaptığım bireysel terapilerde,bazı danışanların (özellikle bir başka kanaldan yönlendirilmişlerse) aslında hiçbir sorunlarının olmadığını,niye burada olduklarını bilmediklerini söylemeleri de inkara bir örnek sayılabilir.
BAHANE BULMA-RASYONALİZASYON: Bahane bulma mekanizmasında birey,yaptığı bir şey için gerçek nedenden başka bir neden gösterir.Bahane bulma,kabul görmeyecek güdülerin yarattığı kaygıyı önlemek ya da ondan kaçınmak için kullanılan en yaygın savunma mekanizmasıdır.Ayrıca,bir hedefe ulaşamadığımız zaman bundan duyduğumuz hayal kırıklığını hafifletir,(zaten bunu istemiyordum,artık istemiyorum).Bu mekanizma ile ilgili şöyle örnekler verilebilir:
Bahane olarak hoşlanmak ya da hoşlanmamak:”Davet edilseydim de partiye gitmezdim.Kalabalığı sevmem”.Burada,kişinin partiye gitmemesinin asıl nedeni,davet edilmemiş olmasıdır.Davet edilmemenin yarattığı hayal kırıklığına bahane olarak kalabalığı sevmemek öne sürülmektedir.
Bahane olarak başka insanlar ve koşullar: “Oda arkadaşım beni uyandırmadı”.”Yapacak başka çok şeyim vardı”.Bu iki cümlede yer alanlar,bireyin davranışının gerçek nedeni değildir.Gerçekten ilgili olan bireyler,çalar saat kurar ya da zaman bulurlar.
KARŞIT TEPKİ GELİŞTİRME: Kişinin çatışmalı durumlarla uğraşmasının diğer bir yöntemi de bir güdüyü gerçekte olduğunun tam karşıtı gibi algılamasıdır.Gerçek güdü,kabul edilemeyecek nitelikte olabilir ve kaygı doğurur.Bu güdüyü gerçek niteliğinin karşıtına dönüştürerek algılama,onu kabul edilebilir hale getirecek ve böylece yüzeysel bile olsa çatışma çözülecektir.Yaşlı annesiyle yaşamak ve ona bakmak zorunda olduğundan bir türlü evlenemeyen bir kadının durumuna bakalım.Bu engellenme içinde kadın,annesine içerleyecek ve belki de ondan nefret edecektir.Ancak,bu,kabul edilemeyecek bir düşünce olduğundan,yerine tam karşıtı bir düşünce gelişecek ve kendisini annesini çok sevdiğine inandıracaktır.
Çevrenizde herkesi memnun etmek için aşırı çaba gösteren kişiler vardır.Bu kişilerin gerçek güdüsü,insanları memnun edememe korkusu olabilir.Ya da kişi aşırı derecede iyiyse insanlara duyduğu düşmanlığın karşıtını gösteriyor olabilir.
YANSITMA(BAŞKALARINI SUÇLAMA): Yansıtmada kişi,kabul edilemeyecek bir davranışından dolayı duyacağı suçluluk duygusundan bu davranışı bir başkasına atfederek ya da ona yansıtarak kurtulabilir.Başkalarına karşı nazik bir insan olmadığımızı,onları sık sık eleştirdiğimizi düşünelim.Bunu kabul etmekten hoşlanmayacaksınız.Eğer etrafınızdaki kişilerin kaba ve zalim olduğuna ikna olursanız,onlara sert davranmanız sizin kötü niteliklerinizden kaynaklanmaz.Sadece onlara hak ettiklerini veriyor olursunuz.
YER DEĞİŞTİRME: Burada,kişi,güdünün hedefini asıl hedef yerine başka bir hedef koyarak çarpıtır.Örneğin;işte patronuna kızan ve bu kızgınlığını ona açıklayamayan bir kişi,eve geldiğinde hiç yok yere çocuğuna bağırıp çağırabilir.Ya da yeni doğan kardeşini kıskanan bir çocuk,kardeşinin canını yakmak isteyebilir;bu,engellendiğinde ise düşmanlığını daha uygun bir nesneye,örneğin;bir oyuncak bebeğe yönelterek,onu kırıp parçalayabilir.
YÜCELTME: Toplumsal yönden kabul edilmeyen saldırgan veya cinsel eğilimler,bu mekanizma aracılığıyla biçim değiştirerek toplumun kabul edileceği alanlarda ifadelerini bulurlar.Erkeklerin ilgisini çekemeyen bir kadın,önemli bir ressam yada şair olabilir.Böylece,cinsel dürtülerini yüceltmiş olur.
ÖZDEŞİM KURMA: Özdeşim kurmada,başkası gibi duyma,düşünme ve davranma yoluyla onun ulaşmak istediği amaçlara ulaştığımızı yada ulaşacağımızı sanırız.Örneğin;önemli birisi ile arkadaş olmak,bize de önemli olduğumuz duygusunu verebilir.Bir çocuk,anne ve babası önemli kişiler olduğu için kendini önemli sanabilir.Ünlü bir şarkıcı ile özdeşim kurarak onun gibi giyinir ve onun gibi davranmaya çalışabiliriz.Bu yolla kendimizi önemli hissederiz.Tuttukları futbol takımı galip geldiğinde, bunu büyük bir coşku ile karşılayan ve sabaha dek kutlamalar yapan taraftarlar da gene takımlarıyla özdeşim kurarak sanki kendileri bir başarı kazanmış gibi sevinirler.
Yukarıda bazı savunma mekanizmalarını örneklerle tanıtmaya çalıştım.Günlük hayatta bunları hepimiz kullanıyoruz.Bu konuda kendinizi yada çevrenizdekileri yargılamayın ve kınamayın.Bu mekanizmalar,geçici de olsa kaygıyı hafiflettikleri için kullanılırlar.
Ancak,bunların sıklıkla kullanılması,sizin çevreyle uyumunuzu bozacak ve gerçeklik duygunuzu yitirmenize yol açacaktır.Daha önce de belirttiğim gibi kaygınız azalmış olabilir,ancak,bilinçdışınızda varolan çatışmalarınız çözümlenmediği için sorununuz olduğu yerde durmaktadır.